YÜKSEL ERİŞ VE DOĞRU BİLGİLER

Engin Erkiner

 

Yüksel Eriş ile ilgili olarak fazlasıyla yazdım ve bunlar bir blogda toplandı. Söylenecek yeni bir şey yoksa, eskiyi tekrarlamaktan hoşlanmadığım için yazı yazmayı düşünmüyordum. Fikrimi değiştirdim, çünkü Yüksel ile ilgili olarak yanlış bilgilerle dolu kısa ve yeni bir yazı okudum. Bu bilgileri düzeltmek gerekir diye düşündüm. 


Birincisi; Yüksel Eriş 21 Ocak 1977’de değil, ertesi gün öldü. 21 Ocak’taki patlamada –başkalarıyla birlikte- yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. Buradan Trabzon’daki devrimciler –ağırlıkla Kurtuluşçular- tarafından kaçırıldı. Birkaç saat sonra fenalaştı, tekrar hastaneye götürüldü ve burada hayatını kaybetti. 

 

İkincisi, ki burası daha önemlidir. Yüksel Eriş’in Karadeniz bölgesinde kır gerillası için hazırlık yaptığı saptaması gerçek dışıdır. Bu, Rıza Salman’ın uydurmasıdır. Uydurma başkaları tarafından tekrarlanmaktadır. 

 

Kır gerillası için hazırlık, arazi keşfi ve gerekli silahların temin edilmesini –hepsi olmasa bile- içerir. 1976 sonlarında Rıza, Yüksel ve başkaları bir yaylada kısa askeri eğitim yaptılar. Kullandıkları silahlardan dinamitlere kadar her şey İstanbul’un bulduğu parayla alınmıştı. 1976’da örgüte yetersiz de olsa parayla imkân sağlayan İstanbul idi. Ben de kır gerillasına soğuk bakan birisiydim, en azından erken buluyordum. 

 

Bu durumda kır gerillası planları olsa olsa hayalde kurulmuştur. Somut temel olmadığı gibi İstanbul’dan başka bu temeli sağlayabilecek yer de yoktu. 

 

Yüksel Eriş’in “Karadeniz sorumlusu olarak atanması” da gerçek dışıdır. Kim atamış; Yüksel dışında Genel Komite mi? Yüksel, Rıza ve ben. Genel Komite (Devrimci Savaş ayrılığından sonra) bunlardan oluşuyordu. Yüksel o bölgede ilişki sağlanınca gitti ve sonra da gitmeye devam etti. 

 

Almanya’da Rıza hayatta iken kendisine de söylemiştim; politika yapmaktır. İnsan bir şeyi savunuyorsa, yapmalıdır. Yıllarca halk savaşı konuşup teşebbüs bile edemiyorsan, ciddiye alınmayı bekleme. 


Rıza bir keresinde ülkede yürüyen halk savaşının hatalarını eleştirmişti. Tepeden tırnağa yanlış bile olsalar yapıyorlar, peki sen konuşmaktan başka ne yapıyorsun, demiştim ben de. 

 

Silahlı mücadele mevzu ise, pratiğe bakalım. Örgüt tarihinde sorumlu düzeyde olup da soygun, kurşunlama, bombalama gibi çok sayıda eyleme giren ve hepsini de kayıp vermeden, amacına ulaştırarak bitiren kaç kişi var? Rıza bunlar arasında değildir. Kendimden söz etmeyeyim.

 

Hâlâ halk savaşı nostaljisiyle yaşayanlara bir şey söylemeyeceğim. Biraz olsun yapabilseydiniz, bu nostalji kalmazdı. 

 

Yüksel’in pek bilinmeyen önemli yönü sanatçılığıydı. Konunun önemini her konuşmasında vurgulardı. Kitle örgütlenmesinde sanatın öneminden söz ederdi ve ondan başka da konudan anlayan yoktu. Yüksel’in sanat olarak sözünü ettiği müzikle sanattı; şarkılar ve türkülerdi.  

 

İyi bir müzik öğretmeniydi. Aydın’ın Ortaklar ilçesinde Öğretmen Okulu’nda öğretmendi. 19 Mayıs törenleri için Ali Rıza Binboğa’nın Yarınlar Bizim şarkısını fon müziği olarak kullanınca itirazla karşılaşır. O da bu sefer Venceremos’u fon müziği yapar, anlayan olmaz. 

 

Erken ölmeseydi, ister hapse girsin ister girmesin bu özelliğini mutlaka geliştirirdi. Sadece bize değil, sosyalist harekete de faydalı olurdu. 

 

 

 

 

https://yukseleris.blogspot.com

YENİ BİR TARİH


TDAS’ın Tarihi kitabının yayınlanmasıyla önceki tarihimiz resmen kapanmış oldu. Kitapta bize uyan farklı bir tarih anlayışını da açıkladım: uzun tarih. Bu anlayış örgütlere uygulandığında şu saptama yapılabilir: bir örgüt kurulmadan önce vardır ve ortadan kalktıktan sonra da bir süre varolmaya devam eder. 

1974’te birkaç kişi bir araya gelip “örgüt kuralım” demediler, öncesi vardır ve bu öncesi örgüt bulunmamasına rağmen tarihe dahildir. Acilciler 1988’de sona erdi, 20 yıl sonra kamuoyuna açık yapılan örgüt içi hesaplaşmayla yeniden yaşamaya başladı ve bu aşama da 2013’te sona erecekti. Ardından gelen altı yılda eski teorimiz yenilendi ve bu konuda iyi bir aşamaya ulaştık. Eksiklerimiz halen bulunmakla birlikte kökleri TDAS’ta yatan ama onu aşan yeni bir teoriyi oluşturduk ve yayınlanan son kitabın ardından yeni bir tarihe başladığımızı söyleyebiliriz. 

Bilinen bir şeydir, bu tarihler biraz semboliktir, önemli olan dönemlerin içeriğini açıklamaktır. 

TDAS’ın Tarihi kuruluş döneminde Ankara’yı anlatan ve ardından İstanbul faaliyet merkezli olarak yazıldı. Örgütte ne sizlerin yaşadığı dönemde ne de sonrasında her tarafı görmüş kimse bulunmuyor. Örgütlü olunan kentler ve beldelerle birlikte 30 civarında yer bulunuyor. Bazılarının varlığından epeyce sonra haberdar olduk, kendiliğinden bir gelişme olmuş, TDAS gittiği yerde örgütlenme yaratmış. 

Kitap hem kapsayıcı hem de değildir. 

Kapsayıcıdır çünkü kuruluştan sonra yaşanılan ayrışmalarla üç bileşenin ortak tarihidir. 1976 sonuna kadar daha sonra Devrimci Savaş adını alacak olanlarla, 1978 sonuna kadar da HDÖ ile birlikteydik. 

Kapsayıcı bir tarih değildir çünkü bir kişinin her tarafı anlatması mümkün değildir. Karadeniz’e, Balıkesir’e, Maraş, Malatya, Kayseri, Mersin ve Antep’e hiç gitmedim. İlçeleri de katarsak sayı fazlalaşıyor. Hiç kimse bunların hepsini görmedi, en fazla duydu. O yerlerde bulunanların bu tarihi tamamlaması gerek ama bundan ümitli değilim. Geçmişte bu konuda çağrı yaptık ama gelişme olmadı. Bu nedenle sürekli beklemektense yapılabilecek olanı yapmak en iyisiydi. Kuruluş dönemini de benden başka anlatabilecek yaşayan kimse yoktu. 

Bu tarihin iyi ve kötü yanlarıyla, büyük bir ismin ve yıllar sonrasına kalacak teorisinin oluşumuyla sahibi biziz. Bu konuda tarihimizdeki pisliği tasfiye ederek hiç pürüz bırakmadık. 

2014 sonrasında farklı bir teoriyi aşamalı olarak oluşturduk. Sadece teoriyle olmaz, bilinen bir şey ama tarihimizin özelliğine uygun olarak iyi bir teori olmazsa biz bir şey sayılmayız. Uygulama eskisine göre daha fazla zaman alacak çünkü 1974’te başkaları gibi biz de yükselen bir dalganın üzerindeydik, şimdi aynı durum bulunmuyor. Şimdi en önemli görev –tek görev değil tabii- teorinin yenilenmesi olarak görünüyor. Maalesef eskiyi tekrarlamaktan başka şey yapmayan insanlar, yapılar bulunuyor; şimdiden bunları aşmış durumdayız ve eksiklerimizi de tamamlayacağız. 

Ölüm yıldönümlerinizde (İlker için 44., Yüksel için 43.) yaşamaya devam edeceğiniz yeni bir tarihe giriyoruz. Çok tartışma yaşayacağız ama böyle şeylere alışığız. 1974-1980 döneminde az mı yaşadık? 

TDAS unutulmayan ve hâlâ okunan bir kitap. Diğer yazılarımızı da ekleyerek uzun bir güncellemeyle birlikte yasal olarak bastık. Tükenmek üzere. Bu ilgi sosyalistlerin az okuması dikkate alındığında güzel bir şey... 

İsim olarak yeri geldikçe  26 Ocak Hareketi ni kullanacağız. 

Küba devrimi hem sınıf mevzilenmesi ve demokratik karakterdeki sosyalist devrim anlayışı olarak bize uygun, hem de orada devrimi yöneten 26 Temmuz Hareketi ’dir. 

Dünya çapında sol hareket iyi durumda değil, bizdeki durum daha da kötü, ama ilerlemeye devam edeceğiz…




SONSÖZ


Engin Erkiner 


40 Yıl Sonra Yüksel Eriş kitabının sonsözünde kitaptaki konuların özetini yapmayacağım. Okur buraya gelinceye kadar zaten okuyup bilgilenmiştir ya da ilk bu yazıyı okumuşsa geriye dönüp kalanı da okuyabilir. Hayat bu, ne olacağı belli olmuyor. Ölümünden 41 yıl sonra Yüksel Eriş adına internette kitap yayınlanacağı kimin aklına gelirdi?

Geç oldu ama Yüksel şanslı adam vesselam. Kurucular arasında kitabı olmayan tek kişi oydu ama artık bu durum söz konusu değildir.

İlker Akman’ın Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz adlı uzun yazısı 1975’in ikinci yarısında yazılmış ve 1976 başında tamamlanmıştı. Bu yazıyı 1976’da broşür olarak basmıştık. Ölümünün ardından yaklaşık 40 yıl sonra bu yazıyı bir de önsöz yazarak 40 Yıl Sonra TDAS kitabında yayınladık. Bu kitap hareketin başlıca yazılarını bir araya getirdiği gibi, kitaba adını veren uzun yazıyla da TDAS’ın 40 yıl sonraki güncellenmesini içermektedir.

Senin de adın bir kitabın üzerinde artık Yüksel, bu konudaki eksiğimizi tamamladık. Tamamlanmayabilirdi de…

Fizikçi Pascal’ın sevdiğim bir sözü vardır: “Şans ancak hazırlanmış kafalara yardım eder.”

Fizikte ve doğa bilimlerinin diğer dallarında bazı önemli buluşlar rastlantı sonucu gerçekleşmiştir. Araştırmacı tesadüfen sıra dışı bir gelişmeye dikkat etmiş ve buradan hareket ederek bilimde önemli gelişme sağlamıştır. 

Bunun gerçekleşebilmesi için rastlantı yetmez, araştırmacının da rastlantı sonucu ortaya çıkan sıra dışı duruma dikkat etmesi ve onu yorumlayıp geliştirebilmesi gerekir. Başka bir deyişle kafanın buna hazır olması gerekir. Aksi durumda rastlantı gelir ve gider. Şans ancak onu değerlendirebilenler için anlam taşır.

Yıllar önce lisedeki fizik kitaplarında Newton’un yerçekimini buluşuyla ilgili olarak şöyle bir resim yer alırdı: Bir ağacın altına oturmuş ve düşüncelere dalmış olan Newton’un kafasına elma düşüyor ve Newton da buradan hareketle yerçekimini buluyordu!..

İlgisi yok, Newton yerçekimini uzun matematik hesaplar sonucu bulur ama bu resimle ilgili olarak fizik öğretmeninin anlattıklarını hâlâ hatırlarım: “Newton’a gelinceye kadar nice kafalara nice elmalar düşmüştür ama kimsenin aklına yerçekimi gelmemiştir.”

Yerçekiminin bulunması böyle olmamıştı ama kafa hazırsa ilk düşünce böyle de oluşabilirdi…

40 Yıl Sonra Yüksel Eriş  kitabı 2018 yılı başında yayınlanıyor. 2018’in Ağustos ayında  www.enginerkiner.org  on yılı geride bırakmış olacak.

Bu kitap aslında bu sitenin eseridir ya da yan ürünlerinden bir tanesidir.

Bu sitede başlayan örgüt tarihimizle ilgili kamuoyuna açık değerlendirme ve hesaplaşma, içimizdeki hainin ortaya çıkarılması sosyalist hareketten daha geniş bir çevrenin dikkatini çekti. 

Bu kitabın yazarlarından Cahit Çelik bu siteden hareketle Miro Masalı ’nı yazdı. İbrahim Yalçın yazar oldu. “Bu site beni yazar yaptı!..” belirlemesi kendisine aittir. Denilebilir ki, İbrahim Yalçın’ın Ey Hayat adlı kitabı yazmasında bu sitenin önemli katkısı oldu. “Sürekli notlar alıyordum ama kitap yazabilecek durumda değildim, bu site beni yazar yaptı!..” diyordu.

Bir internet sitesinin bu kadar iş becermesi, hayırlara vesile olması pek rastlanan bir olay değildir.

Lazkiyeli Muhabarat, içimizdeki hain 20 yıl önce bana saldırsaydı, bu derecede olmayabilirdi. Almanya’da gördüğüm ikinci üniversite eğitiminden, politik bilim ve sosyoloji derslerinden çok şey öğrendim. En başta biz Türkiyeli insanlarda ortak olan bir eksikliği aştım. Olgular arasında bağlantı kurmayı ve asıl tabloyu ortaya çıkarmayı öğrendim.

Bilgi düzeyimiz iyidir ama bilginin değişik parçaları arasında yeterli bağlantı kurabildiğimiz ve buradan hareketle tablo oluşturabildiğimiz söylenemez. İyi üniversite eğitimi görenlerde bile bu eksiklik bulunur.

İçimizdeki hain konusunda büyük bir yığın bilgi vardı. Önemli eksik, bu bilginin iç bağlantılarının yeterince kurulmamış olmasıydı. Bağlantılar kurulunca herifin 1978 operasyonunda polisle anlaştığı ve ardından da örgütü tasfiyeye yöneldiği ortaya çıkacaktı.

Bağlantılarla tabloyu oluşturuyorsun, neresi eksik, görüyorsun; bu eksik nerede bulunabilir, bunu arıyorsun. Bu işi genellikle İbrahim Yalçın yapardı.

Ne aradığını bilmek yetmez, bunu nerede arayacağını da yaklaşık bilmen gerekir. Salonda kaybettiğin anahtarı bahçede ararsan, bulamazsın. Bunun gibi bir şey…

Son olay bağlantı kurmanın önemini bir kere daha gösterecekti: 1978 Mart operasyonunda –ülke çapında darbe yediğimiz ve yaklaşık 100 kişinin yakalandığı operasyon- yakalananlardan birisiyle konuşuyordum. Antakyalıydı ve bana o ilin emniyetinde geçirdiği günleri anlatıyordu. Aklıma geldi, sordum.  “Bu herifi de gördün, değil mi?..” dedim.

Hayır, görmemişti ya da o herif oraya getirilmemişti.

Hayatında Antakya’yı görmemiş olanların bile bu kente getirilip Samandağ banka soygunuyla ilişkilendirilmeye çalışıldığı bir operasyonda, bu kentten olan herif getirilmemişti. Belli ki küçük yerde polisle işbirliği ortaya çıkmasın diye böyle yapılmıştı.

İbrahim’e telefon ettim, uyuyordu, duyunca yataktan nasıl fırladığını telefondaki seslerden bile anlayabilirdin.

“Biz bunu şimdiye kadar nasıl düşünmedik!..”

Bilmiyorduk ki düşünelim. Konuyu bilenler de bağlantıyı kuramıyordu. Epeyce oluşmuş olan tablodaki bir eksik daha tamamlanmış olacaktı böylece…

Kafaca hazır olmasak, bu kadarını beceremeyebilirdik. Rastlantı ve şans; kime ne zaman gelir, bilinmez. Hazırsan kullanırsın, değilsen geçip gider…

Senin adın da bir kitabın başlığı oldu, 40 Yıl Sonra Yüksel Eriş!..







  

KADINLAR

Engin Erkiner 


Son yazımın başlığı “Veda Zamanı” idi. Bu yazıda 26 Ocak 1976’da Beylerderesi’nde hayatını kaybeden yoldaşların yanı sıra, bir yıl sonra yaklaşık aynı gün bir patlama sonucu hayattan ayrılan Yüksel Eriş’in ölüm yıldönümlerinde susacağımı belirtiyordum. Bu yoldaşlarla ilgili olarak yapılabilecek her şey yapılmış, anlatılabilecek her şey anlatılmıştı. 

Bundan sonrası tekrar olacaktı ve bu da bize yakışmazdı. Biz hiçbir zaman kendini tekrarlamayan bir hareket olduk. Hiçbir zaman yıllar öncesinin anılarını sürekli tekrarlayarak anlatmayı öne çıkarmadık. Bu nedenle, ölüm yıldönümlerinde kısaca anmakla yetinmek ve bilinenleri tekrarlamamak daha doğru olacaktı.

Bu yazıdan 8-9 ay kadar sonra aklıma kendiliğinden bir konunun eksik kaldığı geldi. Hiç anlatılmamış değildi ama hem parçalı hem de eksikti.

O dönem kurulan değişik örgütlerde de görüldüğü gibi hepimiz erkektik ama sonraki yıllarda kadınlar için özel bir hareket olacaktık. Kendimiz bile bunun farkına varmamıştık. 1980’li yılların sonlarında bunu bana Kurtuluş’tan bir kadın anlatacaktı.

“Her harekette kadınlar vardı ama sizde yönetici düzeyde kadın fazlaydı. Bu çok değişik durum bizim de yıllar sonra dikkatimizi çekti. Önce pek inanan olmadı ama durum ortadaydı.”

Düşündüm, kadın haklıydı. Sadece bizim değil sosyalist hareketin en tanınmış kadını –hatta en tanınmış insanı- Bombacı Leyla diye bilinen Belma Gürdil’di. Bombacı Leyla adını bilmeyeni bugüne kadar görmedim. O yıllarda doğmamış olanlar bile duymuşlardı.

Belma ve Hilal ikiye ayrılmış olan İstanbul’da bölge sorumlularıydı. Ömür de İç Anadolu sorumlusuydu. Sorumluluk taşıyan kadınlar bu kadarla sınırlı değildi ama diğerlerini tanımıyorum. Gülay Kerimoğlu bunlardan birisiydi. İbrahim Yalçın ile 1980 sonlarında Adana’da iken kısaca görmüşüz. Yakın yıllarda hayatını kaybetti. HDÖ’lü arkadaşlar arasında da sorumlu düzeyde kadınlar olduğunu biliyorum ama tanımıyorum.

Soru şudur: 1974 yılında bu örgütün kurucusu olan İlker Akman, Yüksel Eriş, ben ve sonradan çekilen arkadaşı da katarsak Necati’nin evlilik ve kadınlarla ilişkiler konusunda görüşleri nasıldı?

Aynı okulda (ODTÜ) ve aynı bölümde (kimya) bulunduğum Necati benden birkaç yaş küçüktü ve mezun oluncaya kadar kız arkadaşıyla birlikte yaşayacaktı. Sonra evlenmişler, iki çocukları olmuş. Yıllar sonra ODTÜ’den ortak tanıdıklarımız aracılığıyla Necati’ye ulaştığımda ayrıldıklarını ve kendisinin yeniden evlendiğini öğrenecektim.

İçimizde sadece Yüksel evlenmeye karşıydı. Benzer anlayış bir dönem Ömür’de de vardı, sonra fikrini değiştirdi anlaşılan… Yüksel ve İlker ile beraberken bu konuyu hiç konuşmadık ve zaten konuşup da ne yapacaktık?

Konuşmadan bir konuda anlaşıyorduk: Fazla yaşamayacaktık. Bu bize 1971-1972’den miras kalmış bir ruh haliydi diyebilirim. Bunu öylece kabullenmiştik. Kimsenin ölümü düşündüğü yoktu ama seçtiğimiz mücadele çizgisinde insanların genellikle fazla yaşamadığını da biliyorduk. “Devrimci evlenmez!..” belirlemesi yapmak için yeterli bir gerekçedir. İlker karşı çıkmazdı ama bu görüşte değildi, ben de aynı görüşte değildim.

İlginçtir, aramızda kadınları en iyi tanıyan Yüksel’di. Bu özellik nereden geliyordu, bilmiyorum. Benim o güne kadar yaşantım büyük kentlerde –Adana, Ankara-, İlker’in orta büyüklükte bir kentte (Balıkesir, üniversitede Ankara) geçmişti. İçimizde köy kökenli olan sadece Yüksel’di. Gerçi onun da Gazi Eğitim’deki öğrenciliği Ankara’da geçmişti ama insanın ilk gençlikte edindiği izlenimler önemli oluyor.

Yüksel, Belma için “Farklı gibi görünüyor, aslında klasik bir kadın!..” belirlemesi yapmıştı ve bunun doğruluğunu yıllar sonra anlayacaktım. İlker’in ablasıyla evlenmeme karşı çıkmamıştı ama düşüncesini de söylemişti: “Bu kadın politik değil!..”

Politik gibi görünüyordu, faaliyetleri de vardı ama politik olmak başka bir ruh halidir, bunu içselleştirmiş olmak gerekir. O zaman ben anlamamıştım ama Yüksel anlamıştı. Belirttiğim gibi bu özelliği nasıl kazandığını bilmiyorum. Belki köy kökenli olmanın getirdiği bir özelliktir veya başka nedeni vardır. 

İlker bir süre Ankara’da TMMOB’de çalıştı ve burada iki kadınla ilişkisi oldu: Şeyma ve Hülya. Bu kadınları hiç görmedim ama İlker’in ailesinde kıyamet koptuğu için bana ulaşan bilgilerden durumu öğreniyordum. Ablası bilgileri bana iletirdi, ben sormazdım çünkü bu tür konularla ilgilenmem ve de insanların üzerine gidilmesini yanlış bulurum.

Beş kişilik bütün aile toplanır, konuyu konuşurlarmış, annesi şiddetle karşı çıkarmış. Babası beni de çağırdı ama gitmedim. Bu konulardan uzak dururum hele de evleneceğim kadın konusunda aile toplantısı yapılması gibi şeyleri duyunca bile sinirlerim ayağa kalkar. Herkesin aile ilişkisi ayrı, bu nedenle sessiz kalmak en iyisiydi.

İlker iki kadınla da evlenmekten vazgeçti. Bunlar 1975 yılı içinde oluyordu. Bu durum kendisini etkiledi. Fark ediliyordu ama bu tür konularda en doğrusu kararı kişiye bırakmaktır; ben de öyle yaptım. Şeyma bildiğim kadarıyla yeni ayrılmıştı. Hülya ise ayrılmak üzereydi. Bana iletilenlerden anladığım kadarıyla asıl sorun da buradan çıkıyordu. Bence sorun olmaması gerekirdi ama karışmak üstüme vazife değildi.

İlker’in ablasından ayrılacağım zaman Yüksel, “Ben sana söylemiştim, dinlemedin, bir süre daha katlanacaksın artık” demişti. Bunu konuştuğumuz zamanı hatırlıyorum: 1976 yılı Temmuz ayıydı. Yüksel fazla katlanmadığımı maalesef göremedi çünkü altı ay sonra artık yaşamıyordu.

İlker 26, Yüksel 27 yaşında aramızdan ayrılacaktı. Ben ise ancak hapishaneye girdikten sonra 50 yaşımı göreceğime inanacaktım.

Kurucuları arasında bulunduğunuz örgüt 1988 yılından beri bulunmuyor ama 20’li yaşlardaki devrimcilerin bile Acilciler adını duymuş olduğunu değişik kereler gördüm. Çok sayıda örgüt tarihin içinde kayboldu ama bizde böyle olmadı.

Kendi çevremiz dışında pek bilinmeyen Yüksel Eriş’in de gerekli müdahalelerle bilinir olmasıyla yaptığımız iş tamamlanmış oldu. Kimin tarafından olursa olsun geçmişte yapılan hiçbir şey boşa gitmedi ama sizinkiler biraz daha fazla boşa gitmedi.

Yüksel’in benden önce tanıdığı Belma’nın bir belirlemesi vardır: “Sizde insanı çeken bir şey var!”

Yapmaya karar verdik ve elimizden geleni yaptık. Bu özellik hissediliyordu anlaşılan. Keşke sizler de yaşayabilseydiniz…




VEDA ZAMANI


Engin Erkiner 


Yarın 26 Ocak…

26 Ocak 1976’da ya da 41 yıl önce Malatya Beylerderesi’nde İlker Akman, Hasan Basri Temizalp ve Yusuf Ziya Güneş, polisle ve jandarmayla girdikleri çatışma sonrasında hayatlarını kaybetmişlerdi. 40 yıl önce yine Ocak ayının yaklaşık aynı günlerinde  Yüksel Eriş  Trabzon’da patlama sonucu hayatını kaybetmişti. “Şehit olmak” gibi garip bir deyim kullanmıyorum, ateist insan şehit olmaz.

Yazının başlığı olan vedadan kastettiğim artık o günlerle ilgili olarak bir şey yazmayacağım anlamına geliyor. Yıllardan beri fazlasıyla yazdım.

İlker’i benden başta tanıyan zaten kalmamıştı. Hasan Basri’yi Yüksel bile tanımazdı. Yusuf Ziya’yı ise tanımıyordum. Hem İlker hem de Hasan Basri ile ilgili olarak o dönemin Ankarası, örgütün nasıl kurulduğu, İlker öldükten sonra hakkında Ankara’da çıkarılan dedikodular –şizofreniydi gibi- bu konuda Nasuh Mitap’ın oynadığı etkin rol gibi konularda yazmıştım. http://thkp-c-acilciler-tarih.blogspot.com ’da bulabilirsiniz. Bir insanın düşüncesine ve eylemine karşı olabilirsiniz ve eleştirebilirsiniz, normaldir. Ama herhangi bir etki oluşturmasınlar diye pis yöntemlere başvurmak sadece çirkin olarak nitelendirilebilir.

İlker’in  Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz  yazısını bir önsöz yazarak  40 Yıl Sonra TDAS ’la birlikte bastık [ http://tdas1.blogspot.com ]. Yusuf Ziya Güneş ile ilgili olarak da zamanın Karadeniz Dev Genç Başkanının anlattıklarını aktararak cenaze törenini yazmıştım.


Yüksel Eriş unutulmuştu. Çatışma sonucu ölmedi, herhangi bir yazısı da bulunmuyordu. Bütün örgütlerde geçmişi tahrif ederek buradan kendisine pay çıkarmaya çalışan tipler çıkar ama bizdeki biraz değişikti. Örgüt tarihiyle büyük hesaplaşma süreci içinde Yüksel’in konumu gündeme getirildi ve getirenler yaptıklarına yapacaklarına pişman oldular. Yüksel diğer iki kişi ile birlikte örgütün kurucuları arasındaki yerini aldı. Solun önemli belgelerinde yer buldu.

Bazı insanlar boş kaleye gol atmaya alışmışlardı. Bizim biz olmamızda büyük rolü bulunan başlangıçtaki kadronun yetkinliğini unutmuşlardı; önemli değil, hatırlamak zorunda kaldılar.

Hem bu hareketin geriye kalan insanlarında aklı başında olanlar da vardı ve hem de 1974-1975 Ankarasında kim neydi, ne yapmıştı, biliniyordu. Merak edenler Devrimci Yolcuların yayınladıkları anı kitaplarına bakabilirler.

Yapabileceğim başka bir şey kalmadı.

Kaybettiklerimizin anılmasına kesinlikle karşı değilim ama aradan uzun zaman geçince bu anma törenleri anlamsız olmaya başlar. İnsanlar belirli bir günde anarlar, sonra da bir yıl sonra hatırlayıncaya kadar unuturlar.

Kaybettiklerimizi anmak onların başlangıcını yaptıkları hareketin geleneklerini yaşatmakla mümkündür. Böyle bir yapı 1988’den beri bulunmuyor ama adı ve gelenekleri duruyor. 1974’teki gibi değil ama 43 yıl sonrasının hayli değişmiş şartlarında yeniyi savunarak ve hayata geçirerek bu gelenek sürdürülebilir. O günlerde kalmış olanlar, bunu devam ettirebilirler.
Bizi asıl ilgilendiren bugün ve gelecektir. 1974-1975’te de böyleydi.

İsteyen yaşamış olduğu geçmişle de öğünebilir; hakkıdır, yapabilir.

Tarihimizdeki karanlık tipi ve çevresini etkisizleştirdik.

Geçmişimizde bizi sarsan, etkileri ağır olan iki kayıpla ilgili olarak yapılabilecek olan her şeyin yapılmış olmasının huzuru içindeyim. Artık geleceğe bakmak ve geçmişle daha az uğraşmak zamanıdır.