SONSÖZ


Engin Erkiner 


40 Yıl Sonra Yüksel Eriş kitabının sonsözünde kitaptaki konuların özetini yapmayacağım. Okur buraya gelinceye kadar zaten okuyup bilgilenmiştir ya da ilk bu yazıyı okumuşsa geriye dönüp kalanı da okuyabilir. Hayat bu, ne olacağı belli olmuyor. Ölümünden 41 yıl sonra Yüksel Eriş adına internette kitap yayınlanacağı kimin aklına gelirdi?

Geç oldu ama Yüksel şanslı adam vesselam. Kurucular arasında kitabı olmayan tek kişi oydu ama artık bu durum söz konusu değildir.

İlker Akman’ın Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz adlı uzun yazısı 1975’in ikinci yarısında yazılmış ve 1976 başında tamamlanmıştı. Bu yazıyı 1976’da broşür olarak basmıştık. Ölümünün ardından yaklaşık 40 yıl sonra bu yazıyı bir de önsöz yazarak 40 Yıl Sonra TDAS kitabında yayınladık. Bu kitap hareketin başlıca yazılarını bir araya getirdiği gibi, kitaba adını veren uzun yazıyla da TDAS’ın 40 yıl sonraki güncellenmesini içermektedir.

Senin de adın bir kitabın üzerinde artık Yüksel, bu konudaki eksiğimizi tamamladık. Tamamlanmayabilirdi de…

Fizikçi Pascal’ın sevdiğim bir sözü vardır: “Şans ancak hazırlanmış kafalara yardım eder.”

Fizikte ve doğa bilimlerinin diğer dallarında bazı önemli buluşlar rastlantı sonucu gerçekleşmiştir. Araştırmacı tesadüfen sıra dışı bir gelişmeye dikkat etmiş ve buradan hareket ederek bilimde önemli gelişme sağlamıştır. 

Bunun gerçekleşebilmesi için rastlantı yetmez, araştırmacının da rastlantı sonucu ortaya çıkan sıra dışı duruma dikkat etmesi ve onu yorumlayıp geliştirebilmesi gerekir. Başka bir deyişle kafanın buna hazır olması gerekir. Aksi durumda rastlantı gelir ve gider. Şans ancak onu değerlendirebilenler için anlam taşır.

Yıllar önce lisedeki fizik kitaplarında Newton’un yerçekimini buluşuyla ilgili olarak şöyle bir resim yer alırdı: Bir ağacın altına oturmuş ve düşüncelere dalmış olan Newton’un kafasına elma düşüyor ve Newton da buradan hareketle yerçekimini buluyordu!..

İlgisi yok, Newton yerçekimini uzun matematik hesaplar sonucu bulur ama bu resimle ilgili olarak fizik öğretmeninin anlattıklarını hâlâ hatırlarım: “Newton’a gelinceye kadar nice kafalara nice elmalar düşmüştür ama kimsenin aklına yerçekimi gelmemiştir.”

Yerçekiminin bulunması böyle olmamıştı ama kafa hazırsa ilk düşünce böyle de oluşabilirdi…

40 Yıl Sonra Yüksel Eriş  kitabı 2018 yılı başında yayınlanıyor. 2018’in Ağustos ayında  www.enginerkiner.org  on yılı geride bırakmış olacak.

Bu kitap aslında bu sitenin eseridir ya da yan ürünlerinden bir tanesidir.

Bu sitede başlayan örgüt tarihimizle ilgili kamuoyuna açık değerlendirme ve hesaplaşma, içimizdeki hainin ortaya çıkarılması sosyalist hareketten daha geniş bir çevrenin dikkatini çekti. 

Bu kitabın yazarlarından Cahit Çelik bu siteden hareketle Miro Masalı ’nı yazdı. İbrahim Yalçın yazar oldu. “Bu site beni yazar yaptı!..” belirlemesi kendisine aittir. Denilebilir ki, İbrahim Yalçın’ın Ey Hayat adlı kitabı yazmasında bu sitenin önemli katkısı oldu. “Sürekli notlar alıyordum ama kitap yazabilecek durumda değildim, bu site beni yazar yaptı!..” diyordu.

Bir internet sitesinin bu kadar iş becermesi, hayırlara vesile olması pek rastlanan bir olay değildir.

Lazkiyeli Muhabarat, içimizdeki hain 20 yıl önce bana saldırsaydı, bu derecede olmayabilirdi. Almanya’da gördüğüm ikinci üniversite eğitiminden, politik bilim ve sosyoloji derslerinden çok şey öğrendim. En başta biz Türkiyeli insanlarda ortak olan bir eksikliği aştım. Olgular arasında bağlantı kurmayı ve asıl tabloyu ortaya çıkarmayı öğrendim.

Bilgi düzeyimiz iyidir ama bilginin değişik parçaları arasında yeterli bağlantı kurabildiğimiz ve buradan hareketle tablo oluşturabildiğimiz söylenemez. İyi üniversite eğitimi görenlerde bile bu eksiklik bulunur.

İçimizdeki hain konusunda büyük bir yığın bilgi vardı. Önemli eksik, bu bilginin iç bağlantılarının yeterince kurulmamış olmasıydı. Bağlantılar kurulunca herifin 1978 operasyonunda polisle anlaştığı ve ardından da örgütü tasfiyeye yöneldiği ortaya çıkacaktı.

Bağlantılarla tabloyu oluşturuyorsun, neresi eksik, görüyorsun; bu eksik nerede bulunabilir, bunu arıyorsun. Bu işi genellikle İbrahim Yalçın yapardı.

Ne aradığını bilmek yetmez, bunu nerede arayacağını da yaklaşık bilmen gerekir. Salonda kaybettiğin anahtarı bahçede ararsan, bulamazsın. Bunun gibi bir şey…

Son olay bağlantı kurmanın önemini bir kere daha gösterecekti: 1978 Mart operasyonunda –ülke çapında darbe yediğimiz ve yaklaşık 100 kişinin yakalandığı operasyon- yakalananlardan birisiyle konuşuyordum. Antakyalıydı ve bana o ilin emniyetinde geçirdiği günleri anlatıyordu. Aklıma geldi, sordum.  “Bu herifi de gördün, değil mi?..” dedim.

Hayır, görmemişti ya da o herif oraya getirilmemişti.

Hayatında Antakya’yı görmemiş olanların bile bu kente getirilip Samandağ banka soygunuyla ilişkilendirilmeye çalışıldığı bir operasyonda, bu kentten olan herif getirilmemişti. Belli ki küçük yerde polisle işbirliği ortaya çıkmasın diye böyle yapılmıştı.

İbrahim’e telefon ettim, uyuyordu, duyunca yataktan nasıl fırladığını telefondaki seslerden bile anlayabilirdin.

“Biz bunu şimdiye kadar nasıl düşünmedik!..”

Bilmiyorduk ki düşünelim. Konuyu bilenler de bağlantıyı kuramıyordu. Epeyce oluşmuş olan tablodaki bir eksik daha tamamlanmış olacaktı böylece…

Kafaca hazır olmasak, bu kadarını beceremeyebilirdik. Rastlantı ve şans; kime ne zaman gelir, bilinmez. Hazırsan kullanırsın, değilsen geçip gider…

Senin adın da bir kitabın başlığı oldu, 40 Yıl Sonra Yüksel Eriş!..







  

KADINLAR

Engin Erkiner 


Son yazımın başlığı “Veda Zamanı” idi. Bu yazıda 26 Ocak 1976’da Beylerderesi’nde hayatını kaybeden yoldaşların yanı sıra, bir yıl sonra yaklaşık aynı gün bir patlama sonucu hayattan ayrılan Yüksel Eriş’in ölüm yıldönümlerinde susacağımı belirtiyordum. Bu yoldaşlarla ilgili olarak yapılabilecek her şey yapılmış, anlatılabilecek her şey anlatılmıştı. 

Bundan sonrası tekrar olacaktı ve bu da bize yakışmazdı. Biz hiçbir zaman kendini tekrarlamayan bir hareket olduk. Hiçbir zaman yıllar öncesinin anılarını sürekli tekrarlayarak anlatmayı öne çıkarmadık. Bu nedenle, ölüm yıldönümlerinde kısaca anmakla yetinmek ve bilinenleri tekrarlamamak daha doğru olacaktı.

Bu yazıdan 8-9 ay kadar sonra aklıma kendiliğinden bir konunun eksik kaldığı geldi. Hiç anlatılmamış değildi ama hem parçalı hem de eksikti.

O dönem kurulan değişik örgütlerde de görüldüğü gibi hepimiz erkektik ama sonraki yıllarda kadınlar için özel bir hareket olacaktık. Kendimiz bile bunun farkına varmamıştık. 1980’li yılların sonlarında bunu bana Kurtuluş’tan bir kadın anlatacaktı.

“Her harekette kadınlar vardı ama sizde yönetici düzeyde kadın fazlaydı. Bu çok değişik durum bizim de yıllar sonra dikkatimizi çekti. Önce pek inanan olmadı ama durum ortadaydı.”

Düşündüm, kadın haklıydı. Sadece bizim değil sosyalist hareketin en tanınmış kadını –hatta en tanınmış insanı- Bombacı Leyla diye bilinen Belma Gürdil’di. Bombacı Leyla adını bilmeyeni bugüne kadar görmedim. O yıllarda doğmamış olanlar bile duymuşlardı.

Belma ve Hilal ikiye ayrılmış olan İstanbul’da bölge sorumlularıydı. Ömür de İç Anadolu sorumlusuydu. Sorumluluk taşıyan kadınlar bu kadarla sınırlı değildi ama diğerlerini tanımıyorum. Gülay Kerimoğlu bunlardan birisiydi. İbrahim Yalçın ile 1980 sonlarında Adana’da iken kısaca görmüşüz. Yakın yıllarda hayatını kaybetti. HDÖ’lü arkadaşlar arasında da sorumlu düzeyde kadınlar olduğunu biliyorum ama tanımıyorum.

Soru şudur: 1974 yılında bu örgütün kurucusu olan İlker Akman, Yüksel Eriş, ben ve sonradan çekilen arkadaşı da katarsak Necati’nin evlilik ve kadınlarla ilişkiler konusunda görüşleri nasıldı?

Aynı okulda (ODTÜ) ve aynı bölümde (kimya) bulunduğum Necati benden birkaç yaş küçüktü ve mezun oluncaya kadar kız arkadaşıyla birlikte yaşayacaktı. Sonra evlenmişler, iki çocukları olmuş. Yıllar sonra ODTÜ’den ortak tanıdıklarımız aracılığıyla Necati’ye ulaştığımda ayrıldıklarını ve kendisinin yeniden evlendiğini öğrenecektim.

İçimizde sadece Yüksel evlenmeye karşıydı. Benzer anlayış bir dönem Ömür’de de vardı, sonra fikrini değiştirdi anlaşılan… Yüksel ve İlker ile beraberken bu konuyu hiç konuşmadık ve zaten konuşup da ne yapacaktık?

Konuşmadan bir konuda anlaşıyorduk: Fazla yaşamayacaktık. Bu bize 1971-1972’den miras kalmış bir ruh haliydi diyebilirim. Bunu öylece kabullenmiştik. Kimsenin ölümü düşündüğü yoktu ama seçtiğimiz mücadele çizgisinde insanların genellikle fazla yaşamadığını da biliyorduk. “Devrimci evlenmez!..” belirlemesi yapmak için yeterli bir gerekçedir. İlker karşı çıkmazdı ama bu görüşte değildi, ben de aynı görüşte değildim.

İlginçtir, aramızda kadınları en iyi tanıyan Yüksel’di. Bu özellik nereden geliyordu, bilmiyorum. Benim o güne kadar yaşantım büyük kentlerde –Adana, Ankara-, İlker’in orta büyüklükte bir kentte (Balıkesir, üniversitede Ankara) geçmişti. İçimizde köy kökenli olan sadece Yüksel’di. Gerçi onun da Gazi Eğitim’deki öğrenciliği Ankara’da geçmişti ama insanın ilk gençlikte edindiği izlenimler önemli oluyor.

Yüksel, Belma için “Farklı gibi görünüyor, aslında klasik bir kadın!..” belirlemesi yapmıştı ve bunun doğruluğunu yıllar sonra anlayacaktım. İlker’in ablasıyla evlenmeme karşı çıkmamıştı ama düşüncesini de söylemişti: “Bu kadın politik değil!..”

Politik gibi görünüyordu, faaliyetleri de vardı ama politik olmak başka bir ruh halidir, bunu içselleştirmiş olmak gerekir. O zaman ben anlamamıştım ama Yüksel anlamıştı. Belirttiğim gibi bu özelliği nasıl kazandığını bilmiyorum. Belki köy kökenli olmanın getirdiği bir özelliktir veya başka nedeni vardır. 

İlker bir süre Ankara’da TMMOB’de çalıştı ve burada iki kadınla ilişkisi oldu: Şeyma ve Hülya. Bu kadınları hiç görmedim ama İlker’in ailesinde kıyamet koptuğu için bana ulaşan bilgilerden durumu öğreniyordum. Ablası bilgileri bana iletirdi, ben sormazdım çünkü bu tür konularla ilgilenmem ve de insanların üzerine gidilmesini yanlış bulurum.

Beş kişilik bütün aile toplanır, konuyu konuşurlarmış, annesi şiddetle karşı çıkarmış. Babası beni de çağırdı ama gitmedim. Bu konulardan uzak dururum hele de evleneceğim kadın konusunda aile toplantısı yapılması gibi şeyleri duyunca bile sinirlerim ayağa kalkar. Herkesin aile ilişkisi ayrı, bu nedenle sessiz kalmak en iyisiydi.

İlker iki kadınla da evlenmekten vazgeçti. Bunlar 1975 yılı içinde oluyordu. Bu durum kendisini etkiledi. Fark ediliyordu ama bu tür konularda en doğrusu kararı kişiye bırakmaktır; ben de öyle yaptım. Şeyma bildiğim kadarıyla yeni ayrılmıştı. Hülya ise ayrılmak üzereydi. Bana iletilenlerden anladığım kadarıyla asıl sorun da buradan çıkıyordu. Bence sorun olmaması gerekirdi ama karışmak üstüme vazife değildi.

İlker’in ablasından ayrılacağım zaman Yüksel, “Ben sana söylemiştim, dinlemedin, bir süre daha katlanacaksın artık” demişti. Bunu konuştuğumuz zamanı hatırlıyorum: 1976 yılı Temmuz ayıydı. Yüksel fazla katlanmadığımı maalesef göremedi çünkü altı ay sonra artık yaşamıyordu.

İlker 26, Yüksel 27 yaşında aramızdan ayrılacaktı. Ben ise ancak hapishaneye girdikten sonra 50 yaşımı göreceğime inanacaktım.

Kurucuları arasında bulunduğunuz örgüt 1988 yılından beri bulunmuyor ama 20’li yaşlardaki devrimcilerin bile Acilciler adını duymuş olduğunu değişik kereler gördüm. Çok sayıda örgüt tarihin içinde kayboldu ama bizde böyle olmadı.

Kendi çevremiz dışında pek bilinmeyen Yüksel Eriş’in de gerekli müdahalelerle bilinir olmasıyla yaptığımız iş tamamlanmış oldu. Kimin tarafından olursa olsun geçmişte yapılan hiçbir şey boşa gitmedi ama sizinkiler biraz daha fazla boşa gitmedi.

Yüksel’in benden önce tanıdığı Belma’nın bir belirlemesi vardır: “Sizde insanı çeken bir şey var!”

Yapmaya karar verdik ve elimizden geleni yaptık. Bu özellik hissediliyordu anlaşılan. Keşke sizler de yaşayabilseydiniz…




VEDA ZAMANI


Engin Erkiner 


Yarın 26 Ocak…

26 Ocak 1976’da ya da 41 yıl önce Malatya Beylerderesi’nde İlker Akman, Hasan Basri Temizalp ve Yusuf Ziya Güneş, polisle ve jandarmayla girdikleri çatışma sonrasında hayatlarını kaybetmişlerdi. 40 yıl önce yine Ocak ayının yaklaşık aynı günlerinde  Yüksel Eriş  Trabzon’da patlama sonucu hayatını kaybetmişti. “Şehit olmak” gibi garip bir deyim kullanmıyorum, ateist insan şehit olmaz.

Yazının başlığı olan vedadan kastettiğim artık o günlerle ilgili olarak bir şey yazmayacağım anlamına geliyor. Yıllardan beri fazlasıyla yazdım.

İlker’i benden başta tanıyan zaten kalmamıştı. Hasan Basri’yi Yüksel bile tanımazdı. Yusuf Ziya’yı ise tanımıyordum. Hem İlker hem de Hasan Basri ile ilgili olarak o dönemin Ankarası, örgütün nasıl kurulduğu, İlker öldükten sonra hakkında Ankara’da çıkarılan dedikodular –şizofreniydi gibi- bu konuda Nasuh Mitap’ın oynadığı etkin rol gibi konularda yazmıştım. http://thkp-c-acilciler-tarih.blogspot.com ’da bulabilirsiniz. Bir insanın düşüncesine ve eylemine karşı olabilirsiniz ve eleştirebilirsiniz, normaldir. Ama herhangi bir etki oluşturmasınlar diye pis yöntemlere başvurmak sadece çirkin olarak nitelendirilebilir.

İlker’in  Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz  yazısını bir önsöz yazarak  40 Yıl Sonra TDAS ’la birlikte bastık [ http://tdas1.blogspot.com ]. Yusuf Ziya Güneş ile ilgili olarak da zamanın Karadeniz Dev Genç Başkanının anlattıklarını aktararak cenaze törenini yazmıştım.


Yüksel Eriş unutulmuştu. Çatışma sonucu ölmedi, herhangi bir yazısı da bulunmuyordu. Bütün örgütlerde geçmişi tahrif ederek buradan kendisine pay çıkarmaya çalışan tipler çıkar ama bizdeki biraz değişikti. Örgüt tarihiyle büyük hesaplaşma süreci içinde Yüksel’in konumu gündeme getirildi ve getirenler yaptıklarına yapacaklarına pişman oldular. Yüksel diğer iki kişi ile birlikte örgütün kurucuları arasındaki yerini aldı. Solun önemli belgelerinde yer buldu.

Bazı insanlar boş kaleye gol atmaya alışmışlardı. Bizim biz olmamızda büyük rolü bulunan başlangıçtaki kadronun yetkinliğini unutmuşlardı; önemli değil, hatırlamak zorunda kaldılar.

Hem bu hareketin geriye kalan insanlarında aklı başında olanlar da vardı ve hem de 1974-1975 Ankarasında kim neydi, ne yapmıştı, biliniyordu. Merak edenler Devrimci Yolcuların yayınladıkları anı kitaplarına bakabilirler.

Yapabileceğim başka bir şey kalmadı.

Kaybettiklerimizin anılmasına kesinlikle karşı değilim ama aradan uzun zaman geçince bu anma törenleri anlamsız olmaya başlar. İnsanlar belirli bir günde anarlar, sonra da bir yıl sonra hatırlayıncaya kadar unuturlar.

Kaybettiklerimizi anmak onların başlangıcını yaptıkları hareketin geleneklerini yaşatmakla mümkündür. Böyle bir yapı 1988’den beri bulunmuyor ama adı ve gelenekleri duruyor. 1974’teki gibi değil ama 43 yıl sonrasının hayli değişmiş şartlarında yeniyi savunarak ve hayata geçirerek bu gelenek sürdürülebilir. O günlerde kalmış olanlar, bunu devam ettirebilirler.
Bizi asıl ilgilendiren bugün ve gelecektir. 1974-1975’te de böyleydi.

İsteyen yaşamış olduğu geçmişle de öğünebilir; hakkıdır, yapabilir.

Tarihimizdeki karanlık tipi ve çevresini etkisizleştirdik.

Geçmişimizde bizi sarsan, etkileri ağır olan iki kayıpla ilgili olarak yapılabilecek olan her şeyin yapılmış olmasının huzuru içindeyim. Artık geleceğe bakmak ve geçmişle daha az uğraşmak zamanıdır. 





Yüksel Eriş'e mektup

Engin Erkiner


Yüksel Eriş aramızdan ayrılalı 40 yıl oldu. 40 yıl önce Taksim’de satılan akşam gazetelerinden birinde öldüğün yazılıydı. Biraz sonra Belma ile buluşacaktım. Yüzümün karmakarışık olduğunu görünce nedenini sormuştu. Ben de söylemiştim. Belma ağlamıştı, ben ise ne düşüneceğimi bilemiyordum. Kafam bomboştu. O kadar beklenmedik bir ölümdü ki…

Burada geçen 40 yılı anlatmayacağım.

Unutulup gitmiştin. Ta ki senin örgüte kazandırdığın Lazkiyeli tavuk hırsızıyla kapışıncaya kadar…

Eskiden bu zata Muhabarat, devrimci katili, hırsız derdik; hepsi doğruydu ama son olarak El Nusra tehlikesi nedeniyle boşaltılan Alevi köylerinde yağmacılık yaparken yakalandığını ve bu nedenle yetkilerinin alındığını öğrenince “tavuk hırsızı” deyiminin daha uygun olduğuna kadar verdim. Hırsızlık geni diye bir gen var mıdır bilmiyorum ama, bu soytarının genlerinde kesin öyle bir şey vardır.

Seni kullanmaya kalktı. Hiç etkili olamadı, engelledik. Yanındaki tiplerle birlikte biraz gürültü çıkardı, o kadar…

Hayırlı bir işe vesile oldular, unutulan Yüksel Eriş hatırlandı. Devrimci hareketin tarihiyle ilgili değişik kitaplarda İlker’le ve benimle birlikte örgütün üç kurucusundan birisi olarak yer aldın. Adına bir blog açıldı ve yedi yıldır yılda bazen bir bazen iki kere seninle ilgili olarak yazdım.

Biz geçmişe bağlı olmayan insanlardık. Geçmişi konuşuruz, sonuçlar çıkarırız ve geleceğe bakarız. Şimdi de böyle yapılması gerekiyor.

1974 yılındaki gelecekle şimdiki gelecek birbirinden oldukça farklı.

O dönemde yükselen bir dalganın üzerindeydik, şimdi ise böyle bir durum bulunmuyor. Daha yavaş ve farklı bir gelişme olacak.

Türkiye Devriminin Acil Sorunları (TDAS) önemliydi, ne kadar uğraştığımı biliyorsun. Şurası da bir gerçektir ki, Ankara’da Necati’nin değişik bölgelerle kurduğu ilişkiler ve senin farklı yörelere gidip ilişki kurman olmasaydı, sonraki gelişmeler ve tanınmışlığımız da olmazdı. TDAS önemli bir temeldi ama sadece temelden oluşan yapı olmazdı.

Bugünden geriye bakıldığında şunu açıkça görmek mümkündür: Bizi bugüne kadar bile isim olarak taşıyan esas olarak 1975-1977 dönemidir. Daha sonra da bir sürü iş yapıldı tabii ama o dönemdeki özelliğimiz, devrimci hareketin genelinden apayrı olan özgün çizgimiz bir daha yakalanamadı.

Bu çizgiyi örgütün varlığı 1988’de sona erdikten 20 yıl sonra 2008’de yeniden yakaladık. Devrimci harekette kamuoyuna açık geçmişle hesaplaşma yapan ilk isim olduk. Özellikle ilginç olan örgütün fiilen bulunmaması ama adının bulunmasıydı. Bahsettiğim tip bulunmayan örgütün adını kullanıyordu, onu da hallettik. Böyle bir olayın benzeri tarihte var mıdır, bilmiyorum.

Ne söyleyeceğini biliyorum: “Bu işleri nasıl hallediyorsun, 40 yıl önce böyle değildin!..”

Haklısın ama aradan 40 yıl geçti. Sürekli öğrenen, politikanın içinde bulunan bir insan için oldukça uzun bir zaman. Tek de değildim üstelik… Uygun zamanda ve biçimde çıkış yaparsan, sonraki gelişmenin hızına ve büyük katılıma şaşırıyorsun!..

Çok sayıda insan 35 yıl öncesinde kalmış. O yıllardaki ortama göre geri olmayabilirlerdi ama bugün teoride de pratikte de oldukça geride kalmışlar. Daha kötüsü, bunun farkında da değiller. Bu insanlara bir şey anlatmaya çalışmak zaman kaybetmek olur.

Eski özelliğimizi farklı koşullarda tekrarlayarak işe başladık: Günümüz dünyasında yeni olan nedir? Büyük bir sosyalizm deneyi yaşandı, buradan hangi sonuçlar çıkarılabilir? Bunları kitap olarak yayınlamaya başladık.

Bakalım daha sonra ne olur!

Kesin olan şudur ki, açıkladığımız konularda boş konuşmuyoruz, 40 yıl öncesinde olduğu gibi iyi işler yapıyoruz. Devrimci hareket bizim yaptığımız işleri yapmadan ya da o işlerin çevresinden dolaşarak bir yere gidemeyecektir. Yaşanmış sosyalizmin tarihi bir, sol içi şiddet bağlamında örgüt tarihiyle hesaplaşma iki; bu iki konuda açık farkla iyiyiz.

Eskinin çok sayıda insanının bugün işe yaramaz durumda olduğunu tahmin edebilirsin. 1971 sonrasında daha küçük düzeyde benzer durumla karşılaşmıştık. Şimdiki çürüme daha boyutlu ve daha derin. 40 yıl öncesinden oldukça farklı bir ortamdayız. Bakalım ne olur!..